|
Cuma, 28 Mart 2008 |
|
Günah Bir Bozulma, Tövbe İse Tamirdir
Günah, kişinin inandıkları ile yaptıklarının çelişmesi ve çalışmasıdır Mesela bir insan Allah'a ve Onun gönderdiği peygamber ve kitapların doğru olduğuna inandığı halde Kur'an ve hadislerde anlatılan hususların aksini yaparsa günah işlemiş olur. Kur'an'da çok net olarak içkiye yaklaşılmaması emredilir. Bir insan Kur'an'ın bu açık ve net yasağını yaparsa günahkâr olur. Günaha bir başka tarifle, Allah'ın emirlerini yapmama ve yasakladığı şeyleri yapma da diyebiliriz.
İnsanlar günaha girmekle bir deformasyon yaşarlar. Günahtan sonra kendini yenileme ve bir iç onarıma tövbe diyoruz. Tövbe aynı zamanda günah duygusu, nefis ve şeytanla hesaplaşmayı ifade eder. Nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahın karşısına dikilip ona geçit vermemesidir. Tövbe kulun, yaptığı yanlışın farkına vararak bu yanlıştan dönmesi, bozulan manevi hayatını yeniden düzene sokmasıdır. |
|
|
Cuma, 28 Mart 2008 |
|
Abdulkadir Geylani Hazretlerinin Gönül Sofrasından (2)
Allah’ın selamı hidayete tabi olan üzerine olsun.
Kıymetli genç kardeşlerim, bu akşam sohbetimizde Sultanımız Abdulkadir Geylani (k.s) hazretlerinin bizlere nasihatlerini dinleyecegiz. Onun gönül pınarından süzülen rahmet damlalarından istifade etmeye çalışalım, rabbimiz feyiz ve bereketini daim eylesin rabbim rahmetini bizim üzerimizden eksik etmesin.
Evlatlarım; |
|
Devamını oku...
|
|
|
Çarşamba, 26 Mart 2008 |
|
Tevhid Ne Demektir?
Şu varlık alemi için çeşitli teşbihler yapılmıştır. Bunlardan birisi de "kâinat sarayı." İşte tevhid, bu sarayın sultanını bir bilme, birleme ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmama itikadıdır.
Kâinat sarayının tabanı başkasının, tavanı başkasının olmaz. Bu sarayın halıları, lâmbaları ve diğer eşyaları bir başka âlemden getirilip de buraya monte edilmiş değiller. Saraydaki her şey ve en önemlisi her misafir, saraydan doğuyor.
-Bir çiçeğe bakalım: Topraktan güneşe kadar sarayın her şeyinin onda bir hissesi vardır. İnsan bedenine nazar edelim: Bu sarayın temel taşları olan elementler onda da mevcut. Meyveler dallara tutunmuş. Başka bir beldeden ithal edilerek değil, ağacın içinden çıkarılarak. Güneş bu saraya lâmba olmuş. Bir başka yerden satın alınarak değil, sema ile birlikte yaratılarak.Bu âlemde bulunan sonsuz denecek çok varlık tevhit edilmiş, birleştirilmiş, aralarında ilgiler kurulmuş, bu varlık âlemi bir saray şekline sokulmuştur.
|
|
|
Çarşamba, 26 Mart 2008 |
|
Aşure Günü
Aşure gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır.
1.Hz. Musa'ya (a.s.) bugünde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2.Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine bugünde demirlemiştir.
3.Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından bugün kurtulmuştur.
4.Hz. Adem'in (a.s.) tevbesi Aşure Günü kabul edilmiştir.
5.Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan bugün çıkarılmıştır.
6.Hz. Isa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7.Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8.Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9.Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusufun hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10.Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığına o gün şifa bulmuştur.
|
|
|
Çarşamba, 26 Mart 2008 |
|
Allah'ı(c.c.) Kim Yarattı?
Seksen vagonlu bir tren düşününüz. Bu vagonlardan herbirisini bir öndeki vagonun çektiği söylenebilir. Fakat iş lokomotife dayandığında, artık "Lokomotifi kim çekiyor?" diye bir sual sorulamaz. Zira, çeken fakat çekilmeyen bir lokomotif olmazsa, trendeki düzen bozulur ve hareket meydana gelmez.
Diğer taraftan bir elma, elma fabrikası olan, ağacında yapılmaktadır. Bu ağaç ise, kâinat fabrikasında inşa edilmiştir. Eğer elma ağacının da, kâinatın da, nihayetsiz bir ilim ve kudret sahibinin eseri olduğu kabul edilmezse, kâinat fabrikasına bir fabrika, o fabrikaya da başka fabrika gerekecek ve mesele bir noktaya dayandırılamadan sürüp gidecektir. Yaratılanların birbirini silsileler halinde meydana getirmesi mümkün değildir ve onları yaratan, fakat kendisi yaratılmamış olan bir kudretin varlığı zaruridir. Bu hakikatler, bütün açıklığıyla ortada dururken Cenâb-ı Hakkı (hâşâ) kim yarattı diye soranlar, sadece cahilliklerini ortaya koymuş oluyorlar.
|
|
|
Çarşamba, 26 Mart 2008 |
|
Nasıl Tövbe Etmeliyiz? 
Tövbede asıl olan kişinin yaptığı hatadan dolayı içinde bir burkuntu ve pişmanlık duymasıdır. Kusurunu anlayan insan işlemiş olduğu günahtan dolayı pişmanlık duyar, bir daha ona dönmemek için kesin karar verir, kul hakkı varsa bunu yerine iletir ve Allah'tan af diler.
Bunun yanında kişi, günlük hayatında bilerek veya bilmeyerek yapması muhtemel yanlışlıklardan dolayı sık sık istiğfar etmelidir. |
|
Devamını oku...
|
|
|
Çarşamba, 26 Mart 2008 |
|
Musibetzedeler âhiret İnancıyla Rahatlar
Nev-i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musibetzedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar, eğer iman-ı âhiret onların imdadına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve namusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağ-rurâne ihaneti ve büyük musibetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm meyusiyeti ve bir-iki dakika veya bir iki saat keyif yüzünden beş on sene böyle bir hapis azabını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o biçarelere dünyayı zindan ve hayatı bir işkenceli azaba çevirir. Eğer âhirete iman imdatlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, meyu-siyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri, derece-i imanına göre kısmen ve bazan tamamen zail olur. Hattâ diyebilirim ki, benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebepsiz hapsimizde ve dehşetli musibetimizde, eğer iman-ı âhiret yardım etmeseydi, bir gün dayanmak, ölüm kadar tesir edip bizi hayattan istifa etmeye sevk edecekti.
(Şualar, II. Şua)
|
|
|
Çarşamba, 26 Mart 2008 |
|
Müjdelenen Kullar
‘Allah'tan korkan mütevazı kullan da müjdele. O kimseler ki, Allah anıldığında kalbleri titrer; başlarına gelen her şeye karşı sabırlıdırlar; namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine nzık olarak verdiğimiz şeylerden bağışta bulunurlar.’
(Hac Sûresi. 34-35)
‘O kimseler ki, kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar verdiğimizde namazlarını dosdoğru kılarlar, zekâtlarını verirler, iyiliği teşvik edip kötülükten sakındırırlar. Bütün işlerin akıbeti ise Allah'a aittir.’
(Hac Sûresi. 41) |
|
|
Çarşamba, 26 Mart 2008 |
|
Marifetullah
Bütün hakikî saadet ve hâlis sürür ve şirin nimet ve safı lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptelâ olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hamisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? (Mektubat, 20. Mektup) |
|
|
Çarşamba, 26 Mart 2008 |
|
Hayırda Yarışanlar
‘O kimseler ki, Rablerinin korkusundan ürperirler.
Onlar Rablerinin âyetlerine îmân etmekte sebat gösterirler.
Onlar Rablerine asla or-tak koşmazlar.
Onlar verdiklerini, Rablerinin huzuruna dönecekleri korkusuyla kalbleri ürpererek verirler.
İşte onlar hayırlı işlerde yarışanlar ve bu yolda önde gidenlerdir.
Biz kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef tutmayız.’
(Mü'minûn Sûresi, 57-62 |
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Allah'ın En Sevdiği Amel: Namaz
Namaz Kur'an'da tam 70 kez emredilmiştir. Bunun kadar çok zikredilen, üzerinde ısrarla durulan başka bir ibadet yoktur.
En basit bir âmirin emri karşısında boyun eğen biz insanların, Kâinatın Yaratıcısının bunca emir ve ısrarı karşısında tir tir titrememiz gerekmez mi?
Okulda öğretmenimiz, işyerinde müdürümüz, askerde komutanımız bir iş emrettiğinde derhal yapıp, onların sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmak isterken, nasıl olur da Rabbimizin bu emirlerine karşı ilgisiz kalabiliriz?
Nasıl olur da, her şeyi elinde tutan Zât-ı Zülcelale sanki kafa tutar gibi, sanki meydan okur gibi, sanki "Sen ne emredersen emret, benim daha önemli işlerim var" dercesine, namaz kılmadan durabiliriz?
Peygamberimize (a.s.m.),
"Allah'ın en çok sevdiği amel hangisidir?" diye sorulunca, "Vakti gelince kılınan namazdır" buyurdu. Bu hadis gösteriyor ki, namazdan daha üstün bir ibadet yoktur ve olamaz.
|
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Şeytanın Çengelleri
Rivayete göre, Iblis'in elinde farklı çengeller olduğu halde, Hz. Zekeriyya'ya (a.s.) göründü.
İblis'i o halde gören Hz. Zekeriyya (a.s.) ona şöyle sordu:
"Bu çengeller nedir?"
İblis'in cevabı şu oldu:
"Ben Ademoğlunu bunlarla yakalar ve bunlarla aldatırım."
Hz. Zekeriyya (a.s.);
"Bana da bir çengel vurabilir misin?" diye sorunca, İblis:
"Evet, karnını iyice doldurduğun zaman, namaz ile zikirden sana ağırlık veririz."
Hz. Zekeriyya (a.s.) bu cevabı alıralmaz şöyle dedi:
"O halde ben de asla karnımı tam doldurmayacağım."
Bunun üzerine İblis söylediğine pişman oldu ve dedi ki:
"Ben de daha hiç kimseye fikir vermeyeceğim."
|
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Peygamberimiz Bütün İnsanlığa Gönderilmiştir.
‘Biz her peygamberi kendi toplumunun diliyle gönderdik ki onlara apaçık anlatabilsin.’(İbrahim, 4) Bazıları bu âyeti göstererek Kur'ân'ın muhatabının sadece Araplar olduğu sonucuna varıyor. Halbuki bu âyeti böyle yorumlamak mümkün değildir. Çünkü Peygamberimiz Kur'ân'ın deyimiyle "bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir." Onun getirdiği mesajın muhatabı bütün insanlardır. Kur'-ân'daki hitapların "Ey insanlar" olarak geçmesi, bunun en açık delilidir.Bu âyet peygamber ile toplum arasında olması gereken sosyolojik bîr gerçeği ifade etmektedir. Bu, hitap edenle karşısındaki insan arasında dil birliğinin olması gerekliliğidir. Kur'ân bu âyette topluma yön vermek isteyenlere, "Eğer başarılı olmak istiyorsanız toplumunuzun diliyle konuşun. Bu İlâhî bir konudur. Kendi fildişi kulenizden onlara seslenirseniz ne siz onları anlamış olursunuz, ne de onlar sizi anlamış olurlar. Dolayısıyla olumlu hiçbir sonucu ulaşamazsınız" demektedir. |
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Umreye Gidene Hac Farz Olur Mu?
Maddî durumu müsait olmayan bir kimse herhangi bir sebeple Mekke'ye gidip Kabe'yi görecek olsa, orada bulunduğu vakit hac mevsimine rast gelir ve hac yapma imkânını da bulursa, bu ibadeti yerine getirmesi gerekir.
Fakat Mekke'de bulunduğu vakit hac dönemine rast gelmiyor, ancak orada kalabiliyorsa, bazı Hanefi âlimlerine göre hac mevsimini bekleyip haccı yapması gerekir. Orada uzun müddet beklemenin zor olacağı ve kişinin bazı işlerinin aksayacağını nazara alan bir kısım âlimlere göre ise, böyle bir insanın Mekke'de kalıp beklemesi mecburi değildir. Şimdi ise, hac mevsimini beklemek için Mekke'de kalmak mümkün değildir.
Bu durumda, hac mevsiminden önce vazifeli olarak gidip bu vesileyle umre yapan veya herhangi bir sebeple Kabe'yi gören fakir bir kimseye hac farz olmaz. Zira hapis korkusu ve devletin sınır dışı etme endişesi vardır. Ayrıca zengin de olmadığına göre haccın farz olduğu söylenemez.
|
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Geliri haramdan olan birinin davetine gidilir mi?
Bir yakınımız ve dostumuz tarafından yapılan davete katılmak sünnet, bazı hallerde de vaciptir. Ancak bu gibi hallerde, o kimsenin kazancının helâl ve haram olması yönünün göz önünde bulundurulması gerekir.
Hiçbir şekilde araştırmaya gerek duymadan, inceleme yapmadan ikramların kabul edilmesi, ikram eden kadar yiyeni de sorumlu duruma düşürür.
Kazancının çoğu haramdan meydana gelen, faiz, rüşvet gibi gayr-ı meşru yollardan kazanan kimsenin ikram ve davetine gitmek, hediyesini kabul etmek, bîr çeşit haram yeme sayılacağından çok dikkatli olmak gerekir. Eğer hazırlanan yemek, helâl bir mirastan ve borçtan alınarak hazırlanmışa, bunda bir engel yoktur. '.
Bu meselede davet sahibinin kazancının helâl ve haram olması çoğunluğa göredir. Yani gelirinin çoğu haram yoklan tenin edikntşse haram hükmündedir, helâl kısmı fazlaysa o zaman da helâl hükmündedir. Böylelikle helâl kısmından istifade edilmiş olur.
|
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Cennetle Müjdelenen On Sahabe
Hayattayken Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından Cennetle müjdelenen ashabın ileri gelenlerinden on meşhur sahabi şunlardır: Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrah, Hz. Talha b. Ubeydullah, Hz. Zu-beyr b. Avvam, Hz. Sa'd b. Ebi Vakkâs, Hz. Said b. Zeyd.
Bu büyük sahabilerin kendilerine has özellikleri vardır. Meselâ: Mekke'de ilk Müslüman olan bu şahsiyetler Peygamber Efendimize ve İslâm dâvasına büyük katkıları olan kişilerdir. Bu büyük sahabilerin hepsi İslâm devletinin müşriklere karşı giriştiği ilk büyük cihat hareketi olan Bedir Gazvesinde bulundukları gibi, Peygamberimize, onu, ve islâmı sonuna kadar koruyacaklarına dair Hudeybiye gününde ağaç altında biat etmişlerdir.
İslâm akidesi için Allah yolunda çarpışmaktan geri durmamışlardır. Hadis âlimlerinden bazıları eserlerine bu on sahabinin rivayet ettikleri hadîslerle başlamışlardır.
|
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Peygamberimizin(s.a.v.) Çocuk Sevgisi
Peygamberimizin (a.s.m.) çocuklara olan şefkati ve sevgisi bambaşkaydı. Bir çocuk gördüğü zaman Peygamberimizin (a.s.m.) mübarek yüzünü neşe ve sevinç kaplardı. Onu kucaklan okşar ve öperdi.
Çocuklarla arkadaşça konuşur, onların yanında çocuklaşır, anlayış seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verirdi.
Peygamberimiz (a.s.m.) özelikle kendi çocuk ve torunlarına çok düşkündü. Onlar için şefkatli bir baba, merhametli bir dedeydi.
Kızı Fatıma'yı çok severdi. Bir sefere çıkacağı zaman en son ona uğrar, dönüşünde ise önce onun yanına giderdi.
Bir gün minberde hutbe o-kurken Hasan ve Hüseyin'in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları tutar, bağrına basar. "Cenâb-ı Hak, 'Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir' buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım" dedikten sonra konuşmasına devam eder.
|
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Müslümanların Arasını Bulmak
Müslümanlar, aralarında dargınlığa varacak söz ve davranışlardan sakınmalıdırlar. Her şeye rağmen dargınlık otursa dargınlıklarını gidermeye, anlaşmazlıkları çözmeye gayret etmelidirler.
Bunun da mümkün olmadığı yerlerde, Müslümanların, diğer Müslüman kardeşlerinin aralarını bulmaya çalışıp, onları barıştırmaları ahlâkt görevleridir. Çünkü Allahu Teâlâ: "Mü'minler kardeştirler, kardeşlerinizin arasını düzeltin'' (Hu-curât, 10) buyurmuştur.
Peygamberimizin (s.a.v.) Müslümanlara arabuluculuk yapmalarını tavsiye ettiğini, kendilerinin de bizzat gidip dargın Müslümanları barıştırdığını biliyoruz.
Bir gün Resulullah ashabına: "Size, namaz, oruç ve sadakadan daha üsiün bir şey göstereyim mi?" buyurdu. Onlar: "Evet, ya Resulullah," dediler. Peygamberimiz de "Arabulmak, barıştırmaktır. Çünkü aranın bozulması saçı kökünden kazır demiyorum, dini kazır" (Tirmizî. Kıyâme 56) buyurdu.
|
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Akıl Tek Başına Yaratanını Bulabilir Mi?
Ne göz her varlığı görür, ne kulak her sesi işitir, ne de akıl her şeyi anlar. Herşey Allah'ın mülkü ve mahlukudur. Akıl ise o her şeyden sadece bir şeydir. Ve her mahluk gibi o da mahdut, sınırlı bir varlıktır. Henüz bir hücreyi bile tam olarak izah edememiş, genin şifrelerini çözememiş, mahiyetini anlayamamıştır. Galaksilere sınır biçememiş, semanın azametini rakamlara döke-memiş, kısacası, insan aklı henüz mahlukat dairesini, bütünüyle anlamış değildir. Bu haliyle kalkıyor, Hâlıkıyeti anlamaya, bu mukaddes sahada tahminler yürütmeye zorlanıyor. Kaldı ki, akıl henüz kendi mahiyetinin bile cahili; nasıl bir mahluk olduğunu hakkıyla anlamaktan âcizdir.
Cenâb-ı Hakkın mukaddes Zâtı hakkında ortaya atılan bütün hayaller ve vehimler, "Akıl mahluktur, Halikını ihata edemez" hakikatine göz kapamanın birer acı neticesidir.
Evet, 'Akıl mahluktur, Halikını ihata edemez." Yani, hakkıyla kavrayamaz, lâyıkıyla bilemez.
|
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
|
Nefse Haddini Bildirmek
Bir ülke, başka ülke aleyhinde haddi aşınca, ona "sert bir uyarı" anlamında "ültimatom" verilir. Vücut ülkesinin yönetiminde, nefis, zaman zaman haddini aşmakta, âdeta "Bu ülkeyi ben yönetirim, burada benim dediğim olur!" demektedir.
Haddini aşan bu nefse, "İt ürür, kervan yürür. Senin isteklerin beni bağlamaz. Ben yolumda gidiyorum!" diyebilen insan, nefsinin payını vermiş olur. Nefsin hoşuna gitmese de, ara sıra şu tür ifadelerle nefse seslenmek gerekir: "Ey nefs-i emmarem! Sana tâbi değilim! Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş. Ben ancak ve ancak beni yaratıp güneş, ay ve dünyayı istifademe sunan Yüce Yaratıcı'ya kul olurum. Kalbime gelen en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin meyil ve arzularını tatmin ettiği gibi, akıl ve hayalimin temenni ettikleri e-bedi saadeti vermeye kadir olan Cenab-ı Haktan başka hiçbir şeye ibadet etmem." (Mesnevî-î Nuriye. s. 109)
|
|
|