|
Pazartesi, 24 Mart 2008 |
|
Habibullaha İtaat
Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek.
İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah'a muhabbetiniz yoktur.
Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.
Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yollan içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
(Lem'alar, 11. Lem'a) |
|
|
Pazartesi, 24 Mart 2008 |
|
Toplum Düzeni Birlik Beraberlikle Sağlanır.
Bazı organları hasta olan bir insanın vücudu nasıl zayıf ve güçsüz düşerse, düşmanlıkların yaygınlaştığı, birlik ruhunun kaybolduğu toplumlar da öyle güçsüzleşirler. Bu da düşmanın işine yarar.
Bunun için bir milleti yıkmak isteyenler, önce o milleti meydana getiren fertler arasında ayrılık tohumlan ekerek onları birbirine düşürürler. Birlik ve beraberliklerini bozarlar.
Bu gerçek öteden beri bilindiği için, dünyaya hükmetmiş nice büyük devletler, düşmanları tarafından önce içeriden parçalanmış, sonra yıkılıp tarihten silinmişlerdir.
Cenâb-ı Hak, "Hepiniz birden Allah'ın ipine (İslama) sanlın, asla ayrılmayın" (Âl-i Imrân, 103) buyurmuş ve Müslümanları Kur'ân'ın etrafında birlik olmaya çağırmıştır.
Dinimizin birlik ve beraberlikle ilgili emir ve tavsiyelerine dikkat etmeli ve Peygamberimizin buyurduğu gibi, "cemaatin (birlik ve beraberliğin) rahmet, ayrılığın azap" olduğu unutulmamalıdır. |
|
|
Pazartesi, 24 Mart 2008 |
|
O’nun(s.a.v) Duasıyla Kısır Keçi Süt Verdi
Peygamberimiz en yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir ile birlikte Medine yolundaydı. Hicret ediyorlardı. Yol güzergâhında Ümmü Mabed adında bir kadının evine misafir oldular. Kadının çok zayıf, kısır bir keçisi vardı.
Peygamberimiz Ümmü Mabed'e sordu: "Bu keçinin sütü var mı?" Ümmü Mabed: "Yâ Resulallah, bu keçinin vücudunda kan yok ki, nereden sütü olacak?"
Peygamber Efendimiz keçinin sırtına mübarek elini sürdü, sonra memesini meshetti, dua etti, ardından da, "Bir kap getirin, sütü sağın"buyurdu.
Keçinin sütünü sağdılar. Kaplar dolusu süt çıktı. Bu sütten önce Peygamberimiz içti, arkasından Hz. Ebû Bekir içti, sonra da ev halkı doyasıya içtiler.
Hayatından ümit kesilen bu cılız ve kısır keçi daha sonra semizleşti ve o şekilde mübarek kaldı.
Efendimizin eli değince keçi bile değişiyordu, sütsüzken süt vermeye başlıyordu. Her varlık onun temasıyla âdeta canlanıyor, heyecanlanıyor, onun isteğini ve arzusunu yerine getirmek için bekleşiyordu. |
|
|
Pazartesi, 24 Mart 2008 |
|
Cenab-ı Hak Rızkımızı Nasıl Gönderiyor?
Bediüzzaman'la talabeleri, bir gün otomobille Emirdağ'dan Eskişehir'e gidiyorlardı.
Yaz mevsimiydi.
Buğday tarlalarının içinden geçiyorlardı.
Yolun iki tarafı da göz alabildiğine sarı buğday başaklarıyla doluydu.
Arabayı kullanan talebesiyle ön tarafta! oturan diğer talebesi aralarında konuşuyorlardı.
"Bu tarlalardan ne kadar buğday çıkar ve ne kadar ekmek yapılır?" diye hesap ediyorlardı. Bediüzzaman bunların bu konuşmalarını duydu.
"Kardeşim," dedi. "Ekmeği sizin, tefekkürü benim!"
Talebeleri mahcup olmuşlardı. , Sustular.
Bediüzzaman devam etti:
"Ben bu tarlalardan, sahiplerinden daha çok istifade ediyorum," dedi.
"Ben bunları gördükçe Cenâb-ı Hakkı hatırlıyorum. Bizim rızkımızı nasıl gönderiyor onu düşünüyorum." |
|
|
Pazartesi, 24 Mart 2008 |
|
Hz Ali (R.A.)
Peygamberimize peygamberlik vazifesi verildiğinde, Hz. Ali ilk iman edenler safında yerini aldı. Bu sıralarda on yaşlarındaydı. Medine'ye hicretten sonra Muhacirler ile Ensar arasında kurulan kardeşlik antlaşmasında Peygamberimiz, "Sen dünyada da âhirette de benim kardeşimsin" diyerek onu kendisine kardeş olarak seçti. Daha sonra da kızı Hz. Fâtımâ ile evlendirdi. Bu evlilikten Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dünyaya geldi.
Kahramanlığıyla meşhur olan Hz. Ali, Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün savaşlara katıldı. Bazı savaşlarda Resûl-i Ekremin sancaktarlığını yaptı ve çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Bundan dolayı kendisine "Esedullah" (Allah'ın aslanı) unvanı verildi. Peygamberimizin vahiy kâtipliğini de yapan Hz. Ali, ondan manevî ilimler de aldı. Efendimiz, "Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur" buyurarak Hz. Ali'ye olan sevgisini ifade etmişti.
Dördüncü halife, olan Hz. Ali, 661 yılında Kûfe'de, bir Haricî tarafından zehirli bir hançerle şehit edildi. |
|
|
Pazartesi, 24 Mart 2008 |
|
Nazardan Korunmak İçin Ne Yapmalı?
İnsanı tesiri altına alan, hasta e-den bazı olaylar vardır ki, tıp ilmi bu konularda çaresizdir. Gerçek sebebi hakkında da açık bir bilgi verememektedir. İşte bunlardan birisi de "nazar etme," "göz değme"dir.
Peygamberimiz, "Göz değmesi haktır. Deveyi kazana, insanı da kabre girdirir" (Keşfü'l-Hafâ, 2:76) buyurmaktadır.
Nazardan ve ondan gelebilecek serden Allah'a sığınmalıdır. Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadiste, "Nazardan Allah'a sığınınız" (Ibni Mâce, Tlb: 32) buyurarak, şifayı Allah'tan istememizi tavsiye etmektedir.
Peygamberimizin (a.s.m.) göz değmesi karşısında ondan korunmak için hangi duaları okuduğu ve neler yaptığı şöyle anlatılır:
"Resulullah (a.s.m.) (Cinlerin ve insanların nazanndan Allah'a sığınırım, gibi dualarla) cinlerin nazarından, sonra da insanların nazarından Allah'a iltica ederdi. Sonra Muayvizetân (Felâk ve Nâs Sûreleri) inince bu sûrelere devam etti. Diğer duaları terk etti." (Ibni Mâce.Tıb: 34) |
|
|
Pazartesi, 24 Mart 2008 |
|
Telaşı Niyeymiş?
Prof. Dr. M. Esad Coşan Hoca-efendi anlatıyor;
Bizim Erzincanlı fakir bir komşumuz vardı. Hanımı da, kendisi de Allahu âlem evliyadan idi. Ayağına bir hastalık isabet ettiği için, birini kesmişlerdi. Ama, ayağının kesilmesi, yüzünden tebessümü kesememişti. Çünkü inancı kuvvetliydi. Kaderden diyor, hastalığına da, her şeye de rıza gösteriyordu.
Vefatı anında çok şiddetli nefes alıp veriyor. Alnı boncuk boncuk terlemiş. Kan ter içinde âdeta. Tabiî vefalı hanımı başında bezle alnını siliyor. Şefkatle sormuş bir ara beyine:
"Efendi, çok mu acı çekiyorsun, niye böyle nefes nefesesin?"
"Ne aci çekmesi!" demiş adam. "Hocaefendimizle hac yapıyoruz da, bu topal ayağımla arkasından koşacağım da yetişeceğim diye uğraşıyorum. Bu yüzden nefes nefeseyim!"
Allah, nasıl alıyor salih bir kulunun ruhunu... Hacda tavaf eder gibi. Vefat telaşını, hacda hocasına yetişme telaşı olarak gösteriyor. |
|
|
Pazartesi, 24 Mart 2008 |
|
Hicri Yılbaşı
Hicret, İslâm inkılâbının bir dönüm noktasıdır. Hicrete kadar geçen dönem zulüm ve işkence altında yaşanan eşi görülmemiş bir sabır ve metanet devresidir. Hicret, bu sabır ve metanetin İslâmın kutsal değerlerine olumsuz etkilerden başka birşey getirmeyeceğinin anlaşılması ve Cenab-ı Hakkın izniyle gerçekleşmiştir.
Böylece Hicret basit bir göç hadisesi değil, İslâmı kurtarma taktiği ve onu daha geniş kitlelere yayma idealinden kaynaklanmaktadır.Hicretin İslâm tarihinde yeri büyüktür. Herkes bu fazilete sahip olma arzusunu içinde taşımıştır. Bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Hicretin sadece Mekke'den Medine'ye göç eden mü'minlere bağlı bir fazilet olarak kalmaması, daha sonraki insanların da bundan nasiplenmesi için "Hicreti önemli bir İslâmî kavram olarak değerlendirmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Gerçek muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınan, onları terk eden kimsedir." |
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Kitaplara İman Ne Anlama Geliyor?
Kitaplara inanmak Allah'a, meleklerine ve peygamberlerine inanmanın bir gereğidir. Allah insanlara doğru yolu göstermek üzere, içlerinden seçtiği peygamberler aracılığı ile kitaplar gönderir. Kitaplar, melek aracılığı ile gelen vahiyler toplamıdır. Allah'a inanmakla birlikte meleklere, peygamberlik kurumuna ve kitaplara karşı çıkan kişi, İslâmın inanç bütünlüğünden . uzak düşmüş olur.
Kitaplara iman, Kur'ân'la birlikte eldeki muharref Tevrat, Zebur ve İncil'de de gerçekliğini, doğruluğunu kabul anlamına gelmez. Mü'min onların asıllarının Allah kelâmı olduğunu kabul etmekle yükümlü olduğu kadar, elde bulunan biçimlerinin bozulmuş olduğunu da kabul etmekle yükümlüdür.
Bu nedenle Tevrat ya da İncil'den gelen bir bilgiyle karşılaşan mü'min, bu bilginin doğru ya da yanlış olduğunu söylemeden önce Kur'ân'a başvurmak zorundadır. Bilginin Kur'ân'la çelişmemesi durumunda bilginin doğru olduğunun kabul edilmesinde bir sakınca yoktur.
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Namaz Kötülüklerden Alıkoyar.
Namaz, "her yerde ve her zaman Allah'la birlikte olduğunu bilme şuuru" olan huzur-u daimînin yerleşmesine vesile olur. Namaz, Rabbe teslim olma, Ona boyun eğme, Ona yalvarıp ihtiyaçlarını isteme zamanıdır.
Düşünün ki, günde beş kez ebedî sevgilinizin huzuruna çıkacaksınız. Her şeyin sahibi, bütün evreni sonsuz kudretiyle idare eden Yüceler Yücesinin dergâhında boyun bükeceksiniz. Günah işleyebilir misiniz?
İnandığınız, güvendiğiniz, yardım istediğiniz Rabbinize
olan bağlılığınızı günde beş vakit tazeleyeceksiniz. Emirlerine karşı gelebilir misiniz?
Koskoca cehennem ve kabir, azabının küçük bir tecellisi olan Kahhar-ı Zülcelale günde beş defa hesap vermek için yemin etmişsiniz. İsyan edebilir misiniz? İşte namazın bu azametli etkisinden dolayı Rabbimîz bize şu gerçeği hatırlatıyor: "(Habibim) Sen vahyedilen kitabı oku ve namaz kıl. Muhakkak ki, namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar."
(Ankebut, 45)
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Öldükten Sonra Tekrar Nasıl Diriltileceğiz?
Kur'ân-ı Kerimde öldükten sonra dirilme üzerinde çok durulur. Çünkü Mekke müşrikleri bunu bir türlü kabul edemiyorlardı. Kur'ân-ı Kerimde ifade edildiği gibi, "Hayat ancak dünya hayatıdır. Biz tekrar diriltilecek değiliz" (En'am, 28) diyorlardı.
Bir şeyin benzeri ve örneği yok iken onu ilk defa yaratan, öldükten sonra tekrar benzerini meydana getirmeye elbette kadirdir. "Bütün varlıkları yoktan var eden ve sonra da tekrar diriltecek olan Allah'tır. Bu, Ona pek kolaydır." (Rum, 27)
Ubey b. Halef, bir gün Peygamber Efendimize (s.a.v.) geldi. Elinde bulunan çürümüş bir kemiği ufalayarak, "Böyle çürüdükten sonra bunu tekrar kim diriltecek?" dedi. Bunun üzerine aşağıdaki âyetler indi:
"İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir. Yarattığımızı unutarak bize misal getirir ve 'Çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş' der. De ki: Onlan ilk defa yaratan diriltecektir. O, bütün yaratılanları çok iyi bilir."
(Yâsîn. 77-79)
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Çirkin Lakapla Hitap Etmemeli
Kur'an-ı Kerimde şöyle buyu-rulur: "Ey mü'mirıler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidir. Kadınlar da kadınları alaya almasın, belki onlar kendilerinden daha iyidir. Kendi kendinizi a-yıplamayın. Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın." (Hucurât, II)
Âyet-i kerimede üç husus dikkate veriliyor: İnsanları alaya almak, insanın kendi kendini ayıplayıp kötülemesi, hoşlanmayan lâkaplarla çağrılması.
Mü'minlerin birbirlerini kötü lâkapla, sonradan uydurulan adlarla çağırmamaları istenmektedir.
Ayetin yasakladığı lâkaplar, muhatabın sevmediği ve hoşlanmadığı lâkaplardır. Hakareti andıran bütün sözler bu yasaklamanın içine girmektedir.
Bir insan, Müslüman kardeşini çağırırken ve sohbet ederken onun hoşlanmadığı bir lâkapla hitap etmemelidir. Meselâ fakir bir insana fakirliğini îmâ eden bir lâkap kullanılamayacağı gibi, sakat bir insana da hoşlanmadığı şekilde sakatlığını belirtecek bir ifade sarf edilmemelidir.
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
İmanı Yenilemeye Sürekli İhtiyaç Var
İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin manen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i ahar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vahid bir model hükmüne geçer, hergün bir ferrf-i ahar şeklini giyer.
Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir. Daima tenevvü ediyor, hergün başka bir âlem kapısını açıyor.İman ise, hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. Lâ ilahe illallah ise, o nuru açar bir anahtardır. Hem insanda madem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar; çok vakit imanını rencide etmek için, gafletinden istifâde ederek, çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. Hem zâhir-i şeriate muhalif düşen ve hattâ bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için, her vakit, her saat, hergün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır. (Mektubat)
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Büyüklerden Çocuklarına Öğütler
Imam-ı Gazali: "Ey oğul! Bilmediklerini öğrenmek istiyorsan, ilk önce bildiklerinle amel etmelisin. Allah vergilerinin en hayırlısı akıl ve ilim olduğu gibi, musibetlerin en kötüsü de ahmaklık ve cehalettir."
Mevlânâ Celaleddin Rûmi: "Ey oğul! Eğer düşmanını sevmek, düşmanının da seni sevmesini istiyorsan, kırk gün onun iyiliğini ve hayrını söyle. Göreceksin ki o düşman, senin en yakın dostun olacaktır."
İbrahim Edhem: "Ey oğul! Vakitlerin en şereflisi olan gençlik çağı, amellerin en faziletlisi olanlar için harcanmalıdır. İşbu ameller mukaddes yüce Hakkın ibadet ve taatidir."
Şeyh Edebali: "Ey oğul! Caniler arasında alime, zenginken fakir düşene ve hatırlıyken itibarını kaybedene acı. Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir."
Lokman Hekim: "Ey oğulcuğum! Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçak, çünkü seslerin en çirkini elbette merkeplerin sesidir."
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Erkek Hanımına Nasıl Bir Gözle Bakmalı?
Kadın "refika-i hayattır," yani hayat arkadaşı...
Bu arkadaşlığın sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir şekilde devam etmesi ise kocasının kendisine bakış tarzına bağlıdır.
Bediüzzaman'ın meâlen şu ifade ve tavsiyeleri, bir erkeğin hanımına nasıl bakması gerektiğine dikkatlerimizi çekiyor:
Hayat arkadaşını, ilâhi rahmetin cana yakın, ince ruhlu, yumuşak, lâtif bir hediyesi olduğu için sev. Fakat çabuk bozulan suretine, sadece maddi güzelliğine gönlünü bağlama.
Kadının en çekici, en tatlı güzelliği, kadınlığa özgü bir incelik ve nezaket içindeki iç güzelliği, gönül zenginliğidir.
En değerli ve en şirin güzelliği ise, yüksek, ciddi, samimi ve ve berrak şefkatidir. Bu şefkat ve sîret güzelliği hayatının sonuna kadar devam eder.
Ve o zayıf, lâtif ve ince varlığın saygınlığı ve hukuku ancak böyle bir sevgiyle korunur. Yoksa dış güzelliğin kaybolmasıyla o biçare insan, en muhtaç olduğu bir zaman olan öbür âlemde o hakkını kaybedecektir.
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Akraba İle İlişki Kesilmemeli
Kur'ân-ı Kerimde akrabaya iyilik etmek, Allah'a, Resulüne ve anne-babaya itaatten sonra zikredilir. Bu ise, mü'minin üzerine büyük bir sorumluluk getirir.
Akraba ziyaretlerini değişik şekillerde devam ettirmek mümkündür. Fırsat buldukça ziyaretlerine gitmek, hal ve hatırlarını sormak, gerektiğinde yardımlarına koşmak, ihtiyaçları varsa elden geldiği kadar gidermeye çalışmak ve İlişkiyi devam ettirmek gerekir.
Bu bağ, kişinin hem dünyası, hem de dini için önemlidir. İnsanın rızkının bereketlenmesi ve ömrünün nurlanması bakımından apayrı bir yeri olduğu gibi, âhirete ait mükâfatı ve sorumluluğu açısından da ihmal edilmemesi gereken bir görevdir.
Hiçbir sebep yokken akraba ziyaretini kesen ve bunu helâl sayan kimsenin Cennete giremeyeceğini, girse de en son girenler arasında bulunacağını bildiren Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sıla-.i rahmin zaruretini ifade buyurmaktadır.
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Ahsen-i Takvim Ne Demektir
Cenab-ı Hak, "Muhakkak ki, biz insanı ahsen-i takvim üzere (en güzel bir surette) yarattık" (Tin, 4) buyurmaktadır.
Takvim kelimesi kıvamla aynı köktendir. Yani insan en güzel bir karışım ve kombinasyonda yaratılmıştır.
İnsanda bulunan her kabiliyet, duygu, organ, şekil, mânâ, ruh vs. hepsi olması gereken şekilde yaratılmıştır. Bu mükemmel "kıvam"dan neyi alırsanız o yapı eksik kalır. Her şeyden bir tane daha koyarsanız fazla olur.İnsan, mahlukatın en şereflisi olması itibarıyla tüm yaratıkların ubudiyetini Cenab-ı Hakka arz etme noktasında vekildir, halifedir. Bu anlamda, onda bitkiler, hayvanlar ve cansız sandığımız varlıklar dünyasından da izler vardır.
Ahsen-i takvimin, her hat, tavrı, edası ve mahiyetiyle en mükemmel örneği Peygamber E fendimiz di r (a.s.m.). Onun sünnet-i seniyyesine uyan insan, "ahsen-i takvim" sırrını yakalamış olur ve bu mânâyı her halinde yaşar ve yaşatır.
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Veda Namazı Kılıyor gibi Namaz Kılmak
Kul, bütün güzelliklere kaynaklık eden Cennet ve Cemalullahı müşahede liyakatini namaz sayesinde kazanıyor. O halde o, namaza gereken önemi göstermeli ve onu özenip bezenerek kılmalıdır.
Allah Rasulü, bu ihtimamı anlatırken, "Namazınızı veda namazı kılıyor gibi kılın" buyuruyor.
Veda namazı, "Ne olur ne olmaz, belki bir daha kılamam, şu namazı sağlam bir eda edeyim de Rabbime karşı son armağanım olsun" anlayışı içinde kılınan namazdır. Diyelim öğleyi kılıyoruz ve bize ikindi namazını kılmadan gel diyecekler. Emanetin kabzına memur melek, ikindiden evvel ruhumuzu alacak. Öyleyse öğle namazı bizim son namazımız olacaktır. Elbette o namazı, özenip bezenerek kılarız.
Hayatında o namazı kendisine verilmiş tek bir kurşun gibi, onu ilk ve son fırsat olarak değerlendirmeli ve mutlaka hedefe isabet ettirip hem dünyada, hem de ahirette rahat etmelidir.
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Peygamberimizin Veda Haccı
Veda Haccı, Peygamber Efendimizin vefatından önce son olarak bulunduğu büyük hacdır.
Peygamberimiz (s.a.v.) yaklaşık olarak 114.000 Müslümanla beraber hac yaptı. Bunların bir kısmı Medine'de toplanmış ve onunla beraber hareket etmişlerdi. Bir kısmı da yollarda katılmışlardı. Resûlullah (s.a.v.) bir inananlar denizinin içinde ve yer gök tekbirlerle, telbiyelerle inleyerek yol aldı. Zilhiccenin 4. günü Mekke'ye girdi, Kabe'yi tavaf etti, iki rekât namaz kıldı. Zilhicce'nin 9. günü Müzdelife'yi geçerek Arafat'a gitti. Arafat va'-disinin ortasında islâm tarihinin bütün insanlığa hitap eden en etkili nutkunu irad etti. Bu nutuk İslâm tarihine "Veda Hutbesi" olarak geçmiştir.
Resûlullah (s.a.v.) öğle ile ikindi namazını peş peşe Arafat'ta kıldı. Sonra oradan Müzdelife'ye geçti. Sabah namazını kıldıktan sonra Mina'ya hareket etti. Mina'da kurban kesti, Cemretü'l-Akabe'de taş ata. Mekke'ye giderek Kabe'de farz tavafı yaptı.
|
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
|
Kurban Kesen Allah’ın Himayesi Altına Girer
Allah'ın rızasına yaklaştıran bütün ibadetlerde olduğu gibi kurbanın da ecri ve mükâfatı çok büyüktür. Kesilen hayvanın her kılına bir sevap verildiği gibi, akıtılan kanının da taşıdığı mânâ şu hadis-i şerifte zikredilmektedir:
"İnsanoğlu Kurban Bayramında Allah katında kan akıtmaktan daha sevimli bir ibadet yapamaz. Kurbanlık hayvanlar kıyamet gününde boynuzları, tırnak ve kılları ile Allah'ın huzuruna gelecektir. Kurban kesilirken kanı yere damlamadan önce Allah katında yüksek bir mertebeye çıkar. Bununla nefsi-: nizi temizleyiniz." (Ibni Mâce, A-dâhî: 3)
Kurban kesen insan Allah'ın koruması ve himayesi altına girmekte, şeytanın ve nefsin tehlikelerinden kurtulmaktadır. Bu hususu Peygamber Efendimiz şöyle müjdelerler: "Ey insanlar, kurban kesiniz. Ondan akan kan sebebiyle Allah'tan mükâfatınızı bekleyiniz. Şüphesiz, kurbanın kanı yere düştüğü zaman kişi Allah'ın himayesi altına girer." (İbni Mâce, Adâhî: 2)
|
|
|