Anasayfa
Bir Kader Sohbeti 2
Pazartesi, 05 Mayıs 2008
Yazı Index
Bir Kader Sohbeti 2
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4

— Bu soru, “ilim malûma tâbidir, malûm ilme tâbi değil,” hükmüyle hâlledilmiş. Âlim; bilen yahut bilgin; ilim ise; bilmek ya da bilgi mânâsına geliyor. Malûma gelince; ona 'bilinen' demek en iyisi.

Şimdi bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışayım. Bak Çetin, ben senin Fen Fakültesi'nde okuduğunu biliyorum. Bu bilgim ilimdir. Malûm ise, senin o fakültede öğrenci olduğun. İşte, benim ilmim bu malûma tâbidir. Yani sen Fen Fakültesinde okuduğun için ben de seni öylece bilirim. Malûm ilme tâbi olsaydı, ben seni tıpta okuyor bilirdim, sen de tıp öğrencisi olurdun... Bunun misâllerini sen kendi zihninde ve hayalinde çoğaltabilirsin.

Sorunun ilk kısmı nasıldı? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor.” İşte bu ifade ile Allah'ın âlim olduğu, soru sahibinin ise, o fiili yapacağı kabul edilmiştir. İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malûm, Allah'ın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir. Ve bu ilim, malûma tâbidir. Eğer malûm ilme tâbi olsaydı, sorunun şöyle sorulması gerekirdi:

“Madem ben Cenâb-ı Hakk'ın bildiğini yapıyorum, öyleyse ne kabahatim var?!”

Çetin, alt dudağını hafifçe dişleyerek:

— Doğru, dedi. Öyle söylenmiyor. Söylenemez de. Allah'ın ilmi hakkında kim ne konuşabilir?!.

Geriye yaslandı. Esefle başını salladı:

— Yazıklar olsun bize, dedi. Fikrimiz öyle donuklaşmış ki!... Bunda çevremizin tesiri kadar, ailemizin suçu da var. Fakat kabahatin büyüğü bizde; tembelliğimizde...

Arif Bey, şefkat dolu bir sesle:

— Şimdi suçlu aramayı bırakalım, dedi. Hem bundan birşey kazanamayız. Elimizden geldiğince öğrenelim ve öğrendiklerimizi bilmeyenlere ulaştıralım.

Eliyle kaşlarını ovmaya başladı. Bir şey hatırlamağa çalışıyor gibiydi:

— Ne diyecektim?.. Tamam, hatırladım: Bu tip soruları soranların aldandıkları en önemli nokta nedir, biliyor musun?

Sorusuna yine kendisi cevap verdi:

— Zaman mefhumunu yanlış yorumlamak!.. Olay gelecek zamanda ortaya çıkacaktır, ama Allah onu ezelî ilmiyle bilmektedir... İşte bu ilim, insanı zorlayıcı bir unsur olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Şimdi soruyorum sana:

— Cenâb-ı Hak bizim şu anda neler konuştuğumuzu biliyor mu?

Çetin:

— Elbette! diye cevap verdi.

— Peki, Onun bu ilmi bizi şöyle veya böyle konuşmaya zorluyor mu?

— Hayır.

— Biz bu sohbeti on gün sonra yapsak durum değişir mi?

— Değişmez.

Arif Bey:

— O halde, dedi, bu noktada, bugün ile on gün sonrasının farkı yok...

Şimdi aynı soruyu, geçmiş zaman için sorayım:

— Biz bu sohbeti on gün önce yapsaydık, Allah'ın bunu bilmesi irademizi hükümsüz kılacak mıydı? Yâni, biz kendi irademizle konuşamayacak mıydık?

— Elbette diye karşılık verdi Çetin.

— Demek ki mâzi, hâl ve istikbâl, yâni, geçmiş zaman, şu an ve gelecek zaman Allah'ın ezelî ilmi için fark etmiyor. Ve her üç halde de ilim malûma tâbi... Biz ne konuştuysak, ne konuşuyorsak yahut ne konuşacaksak Allah, ezeli ilmiyle onu biliyor. Malûm ilme tâbi olmadığı içindir ki, Allah'ın bilmesi bizi zorlamıyor, irademizi bağlamıyor...

Bunu vicdanen bildiğimiz halde aksini nasıl iddia edebiliriz? Nasıl olur da on gün sonra işleyeceğimiz günahlar için böyle bir özre yapışabiliriz?!..

Az önce belirttiğim gibi, bu adamlar Allah'ın zamandan münezzeh olduğunu unutuyorlar. Bu hakikatten gaflet ediyorlar.

Allah'ın hem zâtı ezelî, hem de sıfatları... Bizim ise zâtımız ve sıfatlarımız sonradan yaratılmış... Elbette biz Onun ne zâtını, ne de sıfatlarını lâyıkıyla bilemeyiz... Ezeliyetini, zamandan münezzeh oluşunu hakkıyla kavrayamayız... Nasıl kavrayabiliriz ki, henüz zamanın ne olduğunu bile anlamış değiliz!..




Bir Kader Sohbeti 3



 
< Önceki   Sonraki >

 
Web Sitemiz Hakkında Düşünceleriniz.
 

Bir Söz

Bizlere elsiz bir böcekten ipekleri giydiren Rabbimiz,zehirli bir böcekten de balı yedirir ve yine bizlere ihsan ettiği akıl nimeti ile kendisini tanımamızı ister.
Abdülkadir Geylani K.S.

 

Esma-ı İlahiyeden

Esmâ-ı llâhiyeden: NAKKAŞ

İnsanlar için kullanıldığında "nakışçı ve nakış yapan san'atkâr" anlamına gelir.

Cenâb-ı Hak için kullanıl­dığında nakkâş-ı ezelî (ezelî nakışçı), nakkâş-ı hakikî (hakikî nakışçı) anlamında kul­lanılır.

Yani, "Bir saray gibi, koca kâinatın tavanını yıldızlarla; zeminini bitki, ağaç, hayvan, dağ, ova, deniz gibi sayısız renk ve şekilleri olan varlıklar­la; hem de gerçek boya ve renklerle nakşeden Allah" de­mektir.

 

Efendimiz (s.a.v.) Buyurdular

Sakın ha! Şeytanın rüyanda seninle eğlenmesini kimseye anlatma.  Müslim, Rü'ya 12

 

Bir Ayet

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme .Zira Allah ,kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez .” Lokman 18.

 

Kimler Sitede

2008 İrfan Meclisi.Com Tasavvuf Noktanız.  Our site is valid CSS Our site is valid XHTML 1.0 Transitional