Anasayfa
Bir Kader Sohbeti 3
Perşembe, 08 Mayıs 2008
Yazı Index
Bir Kader Sohbeti 3
Sayfa 2

— Geçenlerde harika bir yazı okumuştum, dedi. Sen yüzünü yıkarken hatırıma geldi. Özet olarak şöyle: Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!..

— Gerçekten harika!..

— Şimdi bu ifadeleri konumuza tatbik edelim. Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar... Ölüme, kıyamete doğru yol alıyorlar... Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir. Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir... Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez.

Çetin, “doğru” mânâsına başını salladı:

— Konuşmalarınız benim için gerçekten faydalı oldu.

Sonra yüzünde acı bir tebessüm belirdi:

— Ancak, bir noktayı belirtmek isterim. Bu soruyu soranların, zamanı yanlış yorumladıklarını söylemiştiniz. Ben ise şöyle diyorum: Bu soruyu soranlar, zamanı hiç düşünmüyorlar...

Arif Bey, gülümseyerek:

— Senin de mizah yönün varmış, dedi.

— Biraz, diye karşılık verdi Çetin.

Çaylar gelmişti. Arif Bey çayından iki yudum aldı:

— Son olarak, sana bir kaideden kısaca söz etmek isterim, diye söze başladı:

“Bir fiili bilmek, onun fâili olmak için yeterli değildir.”

Çetin, soran gözlerle baktı.

Arif Bey:

— Bildiğin gibi fiil, iş mânâsına geliyor. Fâil ise, fiili yapan, icra eden... Bir misâl vereyim:

Konuşmayı herkes bilir, değil mi?..Ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştuğundan söz edilebilir mi?

— Elbette edilemez, dedi Çetin.

Arif Bey:

— Bir misâl daha vereyim, dedi. Emniyet görevlileri, filan adamın falan mağazayı soyduğunu bilirler. Bu bilgileri için onlara hırsız damgası vurulabilir mi? Yahut, bir insan İstanbul'un falan tarihte fethedildiğini bilir. Bu bilgisi için ona fatih diyebilir misiniz?

Çetin, cevap vermek yerine sadece gülümsedi. Devam etti Arif Bey:

— Demek ki fâil olmak için fiili bilmek yetmiyor... Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor... İşte Allah insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir. Lâkin, o fiilleri işleyen insandır ve sorumluluk ona aittir.

Daha önce de belirttiğim gibi; kul, kendi cüz'i iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır. İstemek kuldan, yaratmak Allah'tandır. Ama bütün fiilleri Allah'ın yaratması, insanı sorumluluktan kurtarmaz... İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı bağışlayan Allah'tır. Kul bu imkânı, bu kuvveti Onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette suçlu olur, mesul olur.

Bir süre Çetini süzdü:

— Bir düşünelim, dedi. Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silâhını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa görevliye mi?

— Katil elbette o görevlidir, dedi Çetin.

— Evet, katil o görevlidir!.. Şimdi böyle bir görevli, “Ben bu suçu devletin imkânlarıyla işledim. Ne kendi silâhımı kullandım, ne de kendi mermimi,” diye özür beyan edebilir mi?.. Eğer etse, ayrıca devlete hakaret ve iftiradan dolayı cezalandırılması gerekmez mi?..

Derince bir nefes aldı:

— Ne demek istediğimi anladığını sanıyorum!

— Çok iyi anlıyorum, diye karşılık verdi Çetin.

Arif Bey, üzüntülü biraz da öfkeli bir edâ ile:

— Maalesef, dedi, Allah'ın mutlak saltanatına, sonsuz kudretine ve sınırsız merhametine karşı bu küstahça ve nankörce iftirayı yapanlar çıkabiliyor!..

Bir süre sustu. Başını “hayret!” der gibi hafifçe salladı:

— Anlamıyorum, dedi, bu adamlar neye güveniyorlar?


Bir Kader Sohbeti 4



 
< Önceki   Sonraki >

 
Web Sitemiz Hakkında Düşünceleriniz.
 

Bir Söz

Bizlere elsiz bir böcekten ipekleri giydiren Rabbimiz,zehirli bir böcekten de balı yedirir ve yine bizlere ihsan ettiği akıl nimeti ile kendisini tanımamızı ister.
Abdülkadir Geylani K.S.

 

Esma-ı İlahiyeden

Esmâ-ı llâhiyeden: NAKKAŞ

İnsanlar için kullanıldığında "nakışçı ve nakış yapan san'atkâr" anlamına gelir.

Cenâb-ı Hak için kullanıl­dığında nakkâş-ı ezelî (ezelî nakışçı), nakkâş-ı hakikî (hakikî nakışçı) anlamında kul­lanılır.

Yani, "Bir saray gibi, koca kâinatın tavanını yıldızlarla; zeminini bitki, ağaç, hayvan, dağ, ova, deniz gibi sayısız renk ve şekilleri olan varlıklar­la; hem de gerçek boya ve renklerle nakşeden Allah" de­mektir.

 

Efendimiz (s.a.v.) Buyurdular

Kim, kendisine yapılan bir iyliğe karşı, bunu yapana: 'Hz. Allah sana hayırlı mukafat versin' derse teşekkürü en mükemmel şekilde yapmış olur. Tirmizi, Birr 86

 

Bir Ayet

‘Rabbinizden size erişecek bir bağışlanmayı ve cenneti kazanmak için yarışın ki, o cennetin genişliği gökler ve yer kadardır ve takva sahipleri için hazırlanmıştır.O takva sahipleri, bollukta ve darlıkta bağışta bulunanlar, öfkelerini yutanlar ve insan­ların kusurlarını affedenlerdir. Allah da iyilik yapanları sever.
Onlar çirkin bir günah işle­dikleri veya herhangi bir gü­naha girerek kendilerine zul­mettikleri zaman Allah'ı hatır­larlar ve günahlarını bağışla­ması için ; Ona niyazda bulunurlar.’ (Âl-i Imran Sûresi, j 134-135)

 

Kimler Sitede

2008 İrfan Meclisi.Com Tasavvuf Noktanız.  Our site is valid CSS Our site is valid XHTML 1.0 Transitional